HAYAT BIR SAHNE
Tiyatro, insanın insana anlattığı en eski masallardan biridir. Belki de bu yüzden böylesine sahici, böylesine yakındır bize. Sahne ile hayat arasındaki o ince çizgi çoğu zaman silinir ve perde açıldığında yalnızca oyuncular değil, biz de kendimizle yüzleşiriz. Çünkü anlatılan her hikâye, bir yanıyla hepimize aittir.
Aslında hepimiz biraz seyirciyiz, biraz da oyuncu. Kimi zaman alkışlayan, kimi zaman sahnenin ortasında kalan… Hayat dediğimiz bu uzun oyunda rollerimiz sürekli değişir. Çocukken başrol olduğumuzu sanırız, büyüdükçe figüran olmayı öğreniriz. Ama ne olursa olsun, her birimizin anlatacak bir hikâyesi vardır; kimi yarım kalmış, kimi defalarca yeniden yazılmış.
Dünya büyük bir sahne… Zaman ise acımasız bir yönetmen gibidir. Gün gelir, saat dolar. Perde kapanır. O ana kadar kimimiz kendine biçilen rolü oynamakla yetinir. Güvenli, tanıdık, risksiz bir senaryonun içinde kaybolur. Kimimiz ise yaşamak için her rolü dener; hata yapmaktan çekinmeden, doğaçlamanın gücüne sığınarak direnir.
Sık sık sormamız gerekir; Bize verilen rolü kusursuz oynamak mı, yoksa kendi hikâyemizi yazacak ve oynayacak cesareti göstermek mi?
Çünkü hayat kısa bir oyun. Tek perdelik, provası olmayan bir oyun hem de. Ne sahneye çıkışı erteleyebiliriz ne de ikinci bir gösteri talep edebiliriz. Oynarken hissedenler, hissederken yaşayanlar kalır geriye.
Ve perde kapanırken geriye tek bir soru kalır:
Gerçekten kendimizi mi oynadık, yoksa sadece bize verilen role mi sadık kaldık..?
Yaşayarak öğreniyoruz ki;
Hayat kısa bir oyun,
Dünya bir sahne,
Gün gelir, saat dolar,
Kimileri, kendine biçilen rolü oynamak için harcar yaşamı,
Kimileri de yaşamak için
Her rolü oynar.


